Katliamı ve Katliamcıyı Anlamak
Agos Gazetesi’nin kitap eki Kirk’in 11 Mayıs 2012 tarihli sayısında yayınlanan aynı başlıklı yazımın uzun halidir.
—
Jacques Sémelin (Çeviri: Melike Işık Durmaz)
Arındırma ve Yok Etme: Katliam ve Soykırımın Siyasi Kullanımları
İletişim, 2011, 503 s.

Soykırım. Her ne kadar tırnak içine alınsa ve önüne ‘sözde’ sıfatı eklense de bu sözcüğün gündeme hâkim olduğu bir 24 Nisan’ı daha yaşadı Türkiye. Her yıl olduğu gibi bu yıl da tartışılan konuların başında, 1915’in bu sözcükle tanımlanıp tanımlanamayacağı geliyordu. Ancak sözcüğün kendisinin nasıl tanımlanabileceği üzerinde pek durulmadı. Gerçekten de, soykırım denildiğinde ne anlıyoruz? Peki, bu sözcüğün ya tek bir tanımı yoksa ve ona farklı bağlamlarda, bilerek ya da bilmeyerek yüklenen farklı anlamlar ve hatta işlevler varsa? Bu soruları sorduran, Fransız tarihçi ve siyaset bilimci Jacques Sémelin’in Türkçe’deki ilk kitabı Arındırma ve Yok Etme. Gelecekte yeni katliam ve soykırımlara tanıklık etmek istemiyorsak önce bu iki olguya yüklenen anlamlar üzerine kafa yormamız gerektiğini savunan yazar, bunu yaparken geçtiğimiz yüzyıldan üç örneğe, Nazi Almanyası’nda, 90’ların Ruandası’nda ve Yugoslavya’nın çözülmesi sonrası Bosna’da yaşanan katliamlara odaklanıyor.
Katliam ve soykırım, faillerinden sıklıkla “bunu yapan insan olamaz” türünden ifadelerle bahsedilen, mantıksal bir çerçevenin dışındaymış gibi sunulabilen olgular. Sémelin’e göreyse katliamları anlamsız birer cinnet haliymiş gibi göstermek yanıltıcı. Nitekim katliamı anlayabilmenin ön koşulu, onun failleri için aslında son derece anlamlı bir eylem olduğunu idrak etmek. Diğer bir deyişle, katliamı anlayabilmek için ilk yapılması gereken katliamcıyı anlamak. Elbette söz konusu anlama, faillerle bir duygudaşlık kurmak demek değil. Buradaki asıl amaç, katliamı ‘tarih-dışı’ ve katliamcıyı da ‘insanlık-dışı’ olgular olmaktan kurtararak açıklayabilmek. Sémelin bunu, katliamların hemen her toplumda izi sürülebilecek ve birkaç koşulun aynı anda sağlanması ile kolayca harekete geçebilecek dinamiklerce beslendiklerini göstererek yapıyor.
Arındırma ve Yok Etme’de gördüğümüz üzere, katliama giden süreçte her şey bir ‘düşman’ tahayyülüyle başlıyor. Ekonomik kriz ya da savaş gibi zor zamanlarda toplumda oluşan kaygılar, belirli bir düşmana yönlendirilmeleri halinde önce somut birer korkuya dönüşüyor. Söz konusu düşman figürü üzerinde sabitlenen bu korkular, daha sonra büyük bir nefrete evriliyor. Nefret ikliminin hâkim kılındığı toplumlarda belirli kesimlere yönelecek bir şiddetin yaşanma riski artıyor. Sémelin’e göre, şiddet ilkin psikolojik bir seviyede kendini hissettiriyor: İmgesi insanlıktan çıkarılmaya çalışılan ve sıçan, bit, hamamböceği gibi zararlı addedilen türlü yaratıkla özdeşleştirilmeye çalışılan kurban önce “sözcüklerle öldürülmeye” (s. 59) başlanıyor. Zararsız birer benzetmeden ibaret gibi görünen ifadeler, aslında ilerde yaşanacak fiziksel şiddetin temellerini atıyor. Toplumun ‘sağlığı korunması gereken bir bünye’, yaratılan düşman figürünün de ‘yok edilmesi gereken bir haşere’ olarak konumlandırılması, gelecekteki katliamların da basit birer ‘temizlik operasyonu’ olarak görülmesinin yolunu açıyor.
Katliama giden süreçte psikolojik zulmü, şiddetin fiziksel bir hal aldığı safha izliyor. Sémelin, bu iki safha arasındaki geçişin izlerinin, hayatın dört alanında sürülebileceğini savunuyor. Toplumda söz sahibi olan entelektüeller, belirli kimliklerin ‘saflığı’ ve ‘güvenliğine’ ilişkin anlatıların oluşturulmasında önemli rol oynayabiliyor. Bu entelektüel iklimden esinlenen siyasetçilerin, söz konusu anlatıları resmi ağızlardan dillendirmesi ve hatta devlet politikasına dönüştürmesi meselenin siyasi boyutunu teşkil ediyor. Kitleler tarafından faziletinden çoğu kez şüphe edilmeyen dinî otoritelerin büyük kısmının söz konusu politikaları onaylayarak meşrulaştırması, bu otoriteleri katliama giden süreci hızlandıran bir diğer aktör olarak öne çıkarıyor. Tüm bu gelişmeler, toplumun farklı bileşenlerini uzun yıllar birbirine bağlayan kuşaklararası bağların çözülmesine neden olarak gerilime toplumsal bir nitelik kazandırıyor. ‘Öldürme’ kavramı, böylece, uyulması gereken entelektüel, siyasi, dinî ve toplumsal bir yasak olmaktan çıkıyor ve hayatın tam da bu dört alanının kurucu eylemi haline gelerek sürece gerçekten yıkıcı bir nitelik kazandırıyor.
Sémelin’e göre, katliamın mantıkdışı bir paradigma olduğunu varsaymak ne kadar yanlışsa, onu tek bir dinamiğin eseriymiş gibi yorumlamak da bir o kadar hatalı. Zira katliam, bir ‘olay’ olmanın tam aksine, merkezi siyasi iradenin baskısı, polis veya ordu benzeri devlet destekli aktörlerin rolü, kamuoyu ve halkın katılımı gibi iç dinamikler kadar, uluslararası bağlam, savaş ortamı ve medya gibi çeşitli çevresel dinamiklerin de belirleyici etki yapabildiği bir ‘süreç’. Etki eden dinamikler gibi, sürece katılan aktörlerin de çeşitli olduğuna dikkat çeken Sémelin, çoğu araştırmacının fail-kurban karşıtlığı ekseninde inceleme hatasına düştüğü katliamların aslında daima üçüncü kişileri de içerdiğini vurguluyor. Yazara göre bu üçüncü kişiler, kimi zaman oynadıkları önleyici rolle, kimi zamansa sadece tanıklıklarıyla katliam süreçlerinin seyrine önemli derecede etki yapabiliyor. Bahsettiğimiz dinamik ve aktörlerin çeşitliliği, tarihçinin genellemelerden kaçınmasını zorunlu kılıyor ve hatta katliamlara ilgili “hikâyenin bölge bölge yazılmasını gerektiriyor” (s. 263).
Arındırma ve Yok Etme’nin katliamların nedenlerine dair çalışmalara yaptığı muhtemelen en çığır açıcı katkı, yazarın şiddetin morfolojisini incelemeye cesaret ettiği bölümlerde gerçekleşiyor. Sémelin, Nazi Almanyası, 90’ların Bosnası ve Ruandası’ndaki cinayet yöntemlerinin detaylı bir karşılaştırmasını yaparak, “cinayet yöntemlerinin bir insan eylemi, gerçekten diğer insan eylemleri gibi olmasa da aynı zamanda bu diğer insan eylemlerinden biri” (s. 290) olduğunu göstermeyi amaçlıyor. Katliamların, sözgelimi, bir ziraat toplumu olan 90’ların Ruandası’nda tarımda kullanılan pala ve orak gibi aletlerle ya da endüstriyel bir atılım içerisinde olan Nazi Almanyası’nda gazla boğma suretiyle işlenmesinin bir tesadüf olmadığını savunan yazar, bu yöntemlerin “ülkenin ekonomik ve teknolojik gelişmişlik düzeyini, kültürel ifade biçimlerini” (s. 291) yansıttığına dikkat çekiyor.
Katliamı ve katliamcıları anlamak için bunca çaba sarf eden Sémelin’in asıl hedefi, soykırım araştırmalarına hukuk alanının etkisinden bağımsız bir sosyal bilimler perspektifini inşa ederek katkıda bulunmak. Yazara göre böyle bir perspektif, araştırmanın merkezine katliamın kurbanlar üzerindeki etkilerini koyan hukukçu yaklaşımının terkedilerek, katliamcıların eyleme geçiş nedenlerine ve amaçlarına odaklanan bir yöntemin izlenmesini gerektiriyor. Sémelin elbette, soykırımın sosyal bilimler açısından bir tanımını yaparken, onun hukuki tanımlarının ve bunlardan doğacak yaptırımların toptan rafa kaldırılmasını savunuyor değil. Bu noktada deyim yerindeyse hukuku hukukçulara bırakmayı savunan Sémelin, görünen o ki hukukun da benzer bir saygıyı tarihçilere göstermesini bekliyor. Örneğin, 1915’i kendi kurduğu çerçeve içerisinde “yıkım-ortadan kaldırma” amacıyla yapılan soykırım (s. 422-3) kategorisinde değerlendirmekle beraber, Fransa’daki soykırım yasa tasarısını “tarihsel gerçekliği kanunlaştırmasını kabul edilemez” bulduğundan eleştiriyor ve benzer kanunların “tarihçilik mesleğine aykırı bir tarzda, resmî tarihin, dogmatik bir tarihin kapısını aralamak anlamına” geldiğini belirtiyor (s. 384-5).
Arındırma ve Yok Etme’nin memleket bağlamında yapacağı yankı ne yazık ki yalnızca geçmişle, 1915’le sınırlı değil. Sémelin’in katliamın yaşanacağına dair “erken uyarı sinyalleri” (s. 455) olarak tarif ettiği belirtilerle neredeyse her gün karşılaşmadığımızı söylemek mümkün mü? Katliamların kıyaslandığı, mağdurlarla kendilerini özleşleştirenlerin birbirlerine karşı seferber edilmeye çalışıldığı, birçok inancın ya da inançsızlığın resmi ağızlar tarafından dahi hedef gösterildiği ve türlü kesimlerin mütemadiyen ötekileştirildiği toplumumuzda, katliam ve soykırımların neden yaşandığını anlamaya bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var.















